Devletler, tankla, topla, füzeyle kendini savunabilir.
Ama ülkeleri ayakta tutan şey; halkıyla kurduğu bağ, milletine verdiği güven ve kriz anlarında gösterdiği basirettir.
Bugün dünyaya baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz. Venezuela’da yaşananlar, Suriye’de yıllardır süren yıkım, İran’da zaman zaman sokaklara taşan toplumsal öfke…
Ortak nokta net; “Devlet ile halk arasındaki bağ zayıfladığında, dış müdahale de iç çöküş de kaçınılmaz hale geliyor.”
Tam da bu yüzden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” vurgusu yalnızca bir güvenlik söylemi değil; bölgesel ve stratejik bir devlet aklının yansımasıdır. Bahçeli’nin bu çağrıyı yaparken Suriye ve İran’daki gelişmeleri hatırlatması tesadüf değildir. Çünkü sınırların hemen ötesinde yaşanan her toplumsal kırılma, Türkiye için doğrudan bir güvenlik ve istikrar meselesidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde son 20 yılda izlenen politikalar, işte bu kırılganlıkları doğru okuyan bir yaklaşımı ortaya koydu.
Türkiye uzun yıllar savunmasını başkalarının insafına bırakan bir ülkeydi. Bir ambargo, bir siyasi kriz, bir “müttefik” restiyle eli kolu bağlanabiliyordu.
AK Parti döneminde bu anlayış kökten değiştirildi.
İHA’lar, SİHA’lar, milli gemiler, yerli silah sistemleri, hava savunma projeleri…
Bunların her biri askeri birer araçtan öte, “kendi kaderini tayin edebilme” iradesinin göstergesi oldu.
Bugün Türkiye dış baskılar karşısında daha dik durabiliyorsa, bu sadece diplomasiyle değil; arkasında caydırıcı bir güç olduğu içindir.
Ancak silah yetmez. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.
İran’da son dönemde sokaklara yansıyan eylemler, ekonomik sıkıntılarla birleşen toplumsal memnuniyetsizliğin nasıl hızla siyasi kırılmaya dönüştüğünü gösteriyor. Devlet aygıtı güçlü olabilir; fakat halk desteği zayıfladığında sokak, denklemi belirlemeye başlıyor.
Türkiye’yi bu senaryolardan ayıran en önemli fark, siyasetin sandıkla, millet iradesiyle ve doğrudan temasla yürütülmesidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkla kurduğu ilişki, tam da bu noktada belirleyici olmuştur.
Eksikler yok mu? Elbette var.
Ekonomik sıkıntılar yaşanmadı mı? Yaşandı, yaşanıyor…
Ama devlet, tüm bu süreçlerde halktan tamamen kopmamayı başardı.
Devlet-halk bağının en somut hissedildiği alan ise yerel yönetimlerdir. Gaziantep bu açıdan dikkat çekici bir örnek sunuyor.
Gaziantep Valisi Kemal Çeber, makamdan değil sahadan yöneten bir idareci profili çiziyor. Vatandaşla temas eden, sorunları yerinde dinleyen bir devlet anlayışı, merkezi otoritenin sahadaki en güçlü temsilidir.
Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, kriz dönemlerinde üretim, sosyal destek ve şehir direncini önceleyen politikalarıyla yerel yönetimin yalnızca asfalt ve bina işi olmadığını gösteriyor.
Şahinbey Belediye Başkanı Mehmet Tahmazoğlu, doğrudan vatandaşa dokunan sosyal projeleriyle, devletin şefkat yüzünü sahaya yansıtan isimlerden biri.
Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz ise yerel yönetimde hizmet vurgusunu öne çıkararak, belediyeciliğin güven inşa eden yönünü güçlendirmeye çalışıyor.
İşte bu tablo, Türkiye’nin neden Suriye ya da İran benzeri senaryolara sürüklenmediğinin de cevabını veriyor…
Çünkü devlet, sahada; çünkü halk, tamamen yalnız değil.
Yani devlet-millet el ele yürüyor…
AK Parti döneminde Türkiye, ne Batı’ya koşulsuz teslim oldu ne de Doğu’ya sorgusuz bağlandı. ABD, Rusya, Çin ve bölge ülkeleriyle kurulan ilişkiler; romantik dostluk söylemlerine değil, çıkar ve denge esasına dayandı.
Bu da Türkiye’yi, “dışarıdan düğmeye basıldığında çöken ülkeler” kategorisinden uzak tuttu.
Özetle;
AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye, askeri, siyasi ve toplumsal açıdan kendi ayakları üzerinde durma iradesini güçlendirdi.
Sorunlar, eksikler ve sert tartışmalar elbette var. Ancak büyük resimde Türkiye, dışa bağımlı ve savunmasız bir ülke olmaktan önemli ölçüde uzaklaştı.
Devletler silahla korunur,
ülkeler ise halkıyla ayakta durur.
AK Parti’nin en kritik kazanımı da, tüm fırtınalara rağmen bu bağı koparmamaya çalışmış olmasıdır.