Dıyarbakır - Diyarbakır’a ilk kez, dostumuz Okan’ın kızı irem Sıla’nın düğünü için geldim. Önce İrem’e ve eşi Deniz Arjen’e bir ömür mutluluk dileyeyim. Bu güzel vesile olmasaydı, hakkında yıllardır haberler okuduğum, görüntüler izlediğim ve konuşmalar yaptığım bir şehri kendi gözlerimle görmek için belki yine gecikecektim.
Kıbrıslı bir gazeteci olarak Diyarbakır üzerine haddimi aşmak istemiyorum. Burada geçirdiğim kısa süre, şehri anladığımı iddia etmeme yetmez; hele yaşadığı acılar hakkında hüküm vermeme hiç yetmez. Ama gördüklerimi anlatmama ve daha fazlasını öğrenmek için yeniden geleceğimi söylememe yeter.
Üstelik iflah olmaz bir Beşiktaşlı olarak, geçtiğimiz hafta Amedspor’un bizi yenmesinin hemen ardından Diyarbakır’a gelmiş olmamın da ayrı bir anlamı var. Şehir beni hem tarihini, acılarını ve güzelliklerini tanımaya çağırdı hem de “Daha önce sahada tanışmıştık” der gibi.
Tahir Elçi’nin öldürüldüğü Dört Ayaklı Minare’nin önünden geçerken, o günleri düşündüm. Tahir Elçi’nin öldürülmesi karşısında, uzakta olmama rağmen çok üzülmüş; hatta “Elçiye zeval oldu” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aradan yıllar geçmiş olsa da o acının izleri silinmemişti. Minarenin ayakları arasından insanların girip çıktığını gördüm. Bunun, dileklerin gerçekleşeceğine ya da uğur getireceğine ilişkin bir inanış olduğunu öğrendim. İnsanların bu kadim yapının ayakları arasından geçerken taşıdıkları umut, benim zihnimde o günlerin karanlığıyla yan yana durdu.
Gaffar Okkan ve beş polis memurunun silahlı saldırıda hayatını kaybettiği Sezai Karakoç Bulvarı’nı görmek de Diyarbakır’ın yakın geçmişini insanın zihninde başka bir yere koyuyor. Bu sokakların taşıdığı acı, bugün gördüğüm hayatın gerisinde kaybolmuyor. Tam tersine, şehirdeki canlılığı daha dikkatle izlememe neden oluyor.
Çünkü yıllarca dışarıdan bakıldığında terör ve çatışmayla özdeşleştirilen Diyarbakır’da, çok başka bir şehir var artık. Sur’da, çatışmalarla anılmış caddelerde dolaşırken İstanbul’un İstiklal Caddesi’ni, Kadıköy’ün Bahariye Caddesi’ni hatırlatan bir hareketlilik gördüm. Cadde 75’in hızla gelişen yüzüne bakınca Bağdat Caddesi’yle karşılaştırma yapmamak da güç. Bunun için Diyarbakır uzmanı olmaya gerek yok; biraz yürümek ve etrafa bakmak yeterli.
Beni etkileyen yalnızca yeni binalar, dükkânlar ya da kalabalıklar olmadı. Tarihin içinde yaşayan, farklı dillerin, inançların ve hayat tarzlarının yan yana var olabildiği çağdaş bir şehir gördüm. Daha az gelişmiş Avrupa başkentleri gördüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Diyarbakır’ı yalnızca antik medeniyetlerin mirasıyla anlatmak, bugün burada kurulan hayatı gözden kaçırmak olur.
Belediye binasının önündeki Kürtçe ifadeyi de, karşıma çıktıkça “Amed’i seviyorum, kirletmiyorum” mesajını da bu yüzden önemsedim. Kayyum dönemlerini yaşamış bir şehirde, bir dilin kamusal alanda görünmesi ve kente sahip çıkma çağrısına eşlik etmesi benim için çok kültürlülüğün somut bir işaretiydi.
Diyarbakır’dan, her şeyi öğrenmiş olarak ayrılmıyorum. İlk ziyaretimde gördüğüm güzelliklerin yanında, henüz dinlemediğim hikâyeler ve anlamadığım meseleler olduğunu biliyorum. O yüzden yeniden geleceğim; pırıl pırıl sokaklarında bir kez daha yürüyecek, bu kez daha uzun kalıp daha çok insanı dinleyeceğim. Belki o zamana kadar Beşiktaş da Amedspor’a karşı hesabı kapatmış olur. Olmazsa da sorun değil; Diyarbakır’a gelmek için artık çok bahanem var.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir