Ana içeriğe geç
Muhammed Hakan Tanrıöver
Muhammed Hakan TanrıöverKöşe Yazarı

Muhammed Hakan Tanrıöver Yazdı :Hatir Tutulmasi

Anadolu hâlâ közün başında aynı türküyü söyler: Kahve Yemen’den gelir… Ama o kahveyi hatıra, sevdaya ve türkünün ateşine çeviren Anadolu’dur.

Muhammed Hakan Tanrıöver Yazdı :Hatir Tutulmasi
Anadolu hâlâ közün başında aynı türküyü söyler:
Kahve Yemen’den gelir…
Ama o kahveyi hatıra, sevdaya ve türkünün ateşine çeviren Anadolu’dur.
Anadolu’da Kahve Suyla Değil, Hatırla Pişer…
KAHVE YEMEN’DEN, 
ATEŞ ANADOLU’DAN GELİR
Kahve Yemen’den gelir…
Fakat onun kokusu Anadolu’ya düşünce artık yalnız kahve değildir.
Bir fincan olur; elden ele gezer.
Bir güzelin ağzında benzetme, bir delikanlının yüreğinde sevda olur.
Kiraz dalının dibinde pişer, seher vaktinde içilir; bülbül çemenden gelirken o, Yemen yollarından çıkıp gurbetin türküsüne karışır.
Kimi zaman kahve güğümde kaynar,
kimi zaman yürek.
Kimi zaman kiraz dalının dibinde sevda bekler,
kimi zaman bir güzel geçer de âşığın dili tutulur:
Burun fındık, ağız kahve fincanı…
Biz kahveyi içmedik yalnız; türkü yaptık.
Sevdiğimizi fincana benzettik.
Gurbetimizi Yemen’e söyledik.
Hasretimizi bülbüle yükledik.
Kırk yıl geçse de bir iyiliği unutmadık….
TÜRKÜLERDE BİZ VARIZ
Yola yolladım Seni’de, Yollar Yormasın Seni…
Yol, uzak değildir bize.
Bir türkünün başladığı yerde Yemen de bizimdir, Erzurum da, Harput da, Kerkük de. Çanakkale’nin içinde bir aynalı çarşı, Gesi’de kaybolmuş yollar, Drama’da bir köprü, Urfa’da bir hoyrat, Eğin’de dağlara çarpıp geri dönen bir ses vardır.
Biz memleketi biraz da türkülerden öğrendik.
Haritadan önce dağlarını bildik:
Yüce dağ başında kar boran boran…
Irmaklarını bildik.
Söğüdünü, cevizini, kekliğini, turnasını bildik.
Bir çift turna gördük durur dallarda; sorduk: Bizim eller yerinde mi?
Çünkü turnaya mektup verdi bu millet.
Dağa derdini söyledi.
Suya haber sordu.
Gidenin ardından yola baktı.
Kahveyi Yemen’den getirdi, kiraz dalının dibinde pişirdi. Fincanı sevgilinin ağzına benzetti.
Bir fincana sevdayı sığdırabilecek kadar ince; Yemen’e giden evladının ardından ağıt yakacak kadar yaralıydı.
Türkü söyledik diye çok şükür sicilimize işlendi.
Tapuda dikili ağacımız olmayabilir.
Ama türkülerde söğüdün yaprağı bizimdir…!
Büyük cevizin serinliği bizim.
Dağ bizim.
Turna bizim.
Keklik bizim.
Kınalı kuzu bizim.
Ve kahve Yemen’den gelirken, Yemen’e giden de bizim.
Burası Huş’tur, yolu yokuştur…
İşte bir millet bazen tek mısrada bütün tarihini söyler.
Türkülerle katır olduk, ağır yüklerin zahmetini taşıdık.
Yanan kömür olduk.
Kızan demir olduk.
Örse çekiç vurduk.
Demir tavında dövüldü; insan türkülerde.
Ben olmaktan vazgeçip biz olduk.
Sevdiğimiz gidince:
Havada bulut yok, bu ne dumandır?
dedik.
Evladımız dönmeyince:
Giden gelmiyor, acep nedendir?
diye sorduk.
Cevabını tarih verdi.
Ama biz yine türkülerden vazgeçmedik.
Çünkü türkü bizim neşemizden önce hafızamızdır.
Sevdamızdır.
İsyanımızdır.
Dûamızdır.
Türkülerde gülü gül ile tarttık.
Giderken yâr boynumuza sarıldı.
Çökertme’den çıktık da Halil’imiz olduk.
Drama Köprüsü’nde Hasan olduk.
Urfa’da hoyrat, Yozgat’ta bozlak olduk.
Kırşehir’de bozlak çekip Ege’de zeybek kalktık.
Kimi vakit:
‘Uzun ince bir yoldayım…’
dedik.
Kimi vakit:
‘Dostun evi gönüllerdir…’
Ve öğrendik ki yol dediğin yalnız ayakla yürünmez.
İnsan bazen bir türkünün içinde yürür.
Bin yıl yürür.
Türkülerin bize bıraktığı miras budur.
Doğru söylemeyi öğrendik.
Söz vermeyi öğrendik.
Başkasının ayıbını örten gece olmayı öğrendik.
Dosta gül yaprağı, zalime karşı kılıç olmayı öğrendik.
Attan inip eşeğe binmemeyi öğrendik.
Üryan olup yola girmeyi öğrendik.
Çünkü bizim türkülerimiz korkak değildir.
Pir Sultan darağacına yürürken türkü oradadır.
Köroğlu dağa çıkarken oradadır.
Efe diz vurduğunda oradadır.
Mehmetçik Yemen yoluna düştüğünde oradadır.
Ana kapının eşiğinde beklerken yine oradadır.
Bunun için türküler bizim kaybolmayan nüfus kâğıdımızdır.
Kâğıda basılmadı.
Mühür vurulmadı.
Tapuya yazılmadı.
Fakat bin yıldır anadan evlada geçti.
Bir milletin nüfus kâğıdında doğum yeri sorulur.
Bizimkinde:
ANADOLU.
Ana adı sorulur:
TÜRKÇE.
Baba adı sorulur:
TÜRKÜ.
Çocuklarımızın kulağına bunun için türkü söyleyelim.
Beşiğini ninniyle sallayalım.
Yürümeyi halayla öğrensin.
Dizini zeybekte yere vursun.
Horonda omuz omuza durmayı öğrensin.
Eline cura verelim.
Kaval verelim.
Davulun tokmağını verelim.
Çünkü bir çocuğa türkü öğretmek, yalnız müzik öğretmek değildir.
Ona nereden geldiğini öğretmektir.
Ve bir gün yolu düşerse Yemen’e, Balkanlara, Kerkük’e, Kırım’a, Tuna’ya…
Yabancılık çekmesin.
Bir türkü söylesin.
Çünkü biliriz:
Kahve Yemen’den gelir.
Bülbül çemenden gelir.
Ama türkü Türk’ten gelir.
Dosta gül yaprağı gelir.
Düşmana kılıç gelir.
Ve Anadolu’nun bağrından bir türkü yükseliyorsa;
biz hâlâ buradayız demektir.
2026 Sonbaharının
Eylül’ün Üç’ünde…
Cumhuriyetin Başkentinde…
Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın
Bu Yazarın Son Köşe Yazıları
gaziantep haberleri için doğru bilgiyi sunan haber sitesi kenthaber ile gaziantep haber alanında en doğru bilgiye ulaşın. gaziantep son dakika için bizi keşfedin. google