Yemen’de İran destekli Husiler ile İsrail ve ABD’nin desteklediği koalisyon güçleri arasındaki çatışmalar sürerken, bu kez krizin merkezinde Suudi Arabistan ile BAE yer aldı. 2014’te Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesinin ardından 2015’te Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan askeri müdahale, ülkeyi uzun süreli bir iç savaşa sürüklemişti. Aradan geçen yıllarda Yemen, bölgesel ve küresel aktörlerin nüfuz mücadelesi yürüttüğü kırılgan bir sahaya dönüştü.
BAE desteğiyle 2017 yılında kurulan ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’nin, Yemen’in güneyinde iki yıllık geçiş süreci sonrası bağımsızlık referandumu düzenleyeceğini açıklaması tansiyonu yükseltti. 2025’in son günlerinde ise Riyad yönetimi, Abu Dabi’nin Yemen’deki faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı açık bir ültimatomla ortaya koydu. Suudi Arabistan, BAE’ye Yemen’deki askeri unsurlarını 24 saat içinde çekme ve ülkedeki herhangi bir yapıya askeri ya da mali destek vermeme çağrısında bulundu.
Riyad ayrıca, BAE’deki Fucayra Limanı’ndan Yemen’in Mukalla Limanı’na silah ve askeri araç sevkiyatı yapıldığı, bu silahların Suudi Arabistan sınırına yakın Hadramut ve Mehra vilayetlerinde GGK’ye aktarıldığı iddiasıyla iki ülke arasındaki ortak savunma anlaşmasını iptal etti.
“Yemen’de iki farklı siyasal tahayyül çatışıyor”
Türkiye Gazetesi’ne konuşan araştırmacı yazar Zeynep Karataş, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki krizin yalnızca diplomatik bir anlaşmazlık olmadığını vurguladı. Karataş’a göre mesele, Yemen’e dair iki farklı stratejik bakışın sahada çatışmasından kaynaklanıyor.
“Suudi Arabistan Yemen’i tarihsel olarak kendi güvenlik kuşağının bir parçası olarak görüyor” diyen Karataş, Riyad’ın önceliğinin sınır güvenliği ve İran etkisinin sınır hattında kalıcı hale gelmesini engellemek olduğunu belirtti. Bu nedenle Suudi Arabistan’ın, zayıf da olsa merkezi bir Yemen devletinin korunmasını istediğini ifade etti.
BAE’nin yaklaşımının ise farklı olduğuna dikkat çeken Karataş, “Abu Dabi Yemen’e devlet merkezli değil, deniz jeopolitiği ve ticaret hatları üzerinden bakıyor. Limanlar, adalar, kıyı şeridi ve Babülmendep Boğazı BAE’nin temel öncelikleri arasında. Bu da güneyde ayrılıkçı ya da yarı özerk aktörlerle çalışmayı normalleştiriyor” değerlendirmesinde bulundu.
Karataş, iki ülkenin sahada geçici uzlaşmalar üretebileceğini ancak uzun vadeli bir ortak Yemen politikasının mümkün görünmediğini belirterek, “Riyad–Abu Dabi hattı Yemen’de sürekli kontrollü bir gerilim üretmeye devam edecek” dedi.
Fucayra hattı neden kritik?
Riyad’ın suçlamalarında öne çıkan Fucayra hattının, krizin enerji ve jeoekonomi boyutunu ortaya koyduğunu belirten Karataş, BAE’nin bu liman sayesinde petrolünü Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakarak Umman Denizi’ne ulaştırabildiğine dikkat çekti.
“Bu hat, BAE için bölgesel krizlere karşı stratejik bir sigorta niteliğinde” diyen Karataş, Yemen ve Kızıldeniz’de tansiyon yükselse bile Abu Dabi’nin enerji akışını sürdürebildiğini, bunun da sahada daha riskli hamleler yapmasına imkân tanıdığını ifade etti. Ancak Karataş’a göre BAE bu avantajı Yemen’de kalıcı bir devlet yapısı inşa etmekten ziyade, yerel silahlı gruplar ve liman ağları üzerinden parçalı bir denetim kurmak için kullanıyor. Bu durum ise Yemen’i daha kırılgan hale getiriyor.
Türkiye faktörü yeniden gündemde
Aden Körfezi’nde yaşanan Somaliland krizi, Yemen’deki gelişmeler ve BAE’nin Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile attığı adımlar, Türkiye’nin bölgedeki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Uzmanlara göre Ankara’nın Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Doğu Akdeniz hattındaki dengeleri birlikte okuyan çok boyutlu bir strateji geliştirmesi, önümüzdeki süreçte bölgesel denklemi doğrudan etkileyecek.